Evliya Çelebi’den Sırlar

Seyahatname’nin yazarı Evliya Çelebi’nin 400’üncü doğum yılı. Atlas, büyük seyyahın görkemli anlatısının sırlar kapısını aralıyor ve sayfalarını İstanbul’un koruyucu, göksel, döngüsel ve iklimsel tılsımlarına açıyor.

Yılda bir kez, İstanbul’un Kadırga Limanı’nda şehrin bütün sihirbaz kadınları, Evliya’nın sözleriyle söyleyeyim, sihirbaz avratları toplanır, buraya bağlanmış bakırdan bir gemiye biner ve denize açılırlardı. Bakırdan gemi, içindeki sihirbaz yolcularıyla Marmara Denizi’nde sabahın ilk ışıklarına dek bir o yana bir bu yana dolaşırdı. İstanbul’un sihirbaz avratları, bu esnada Akdeniz yönünden gelen veya gelmeyi tasarlayan düşmana karşı sihir güçlerini kullanırlardı. Böylece İstanbul, düşmana aman vermezdi. Evliya Çelebi der ki, Fatih devrinde, o bakır gemi ganimet oldu. Fatih Sultan Mehmet, belki de İstanbul’u koruyan tılsımları aşmak için, gemilerini Karaköy tarafından, Şişhane yoluyla Haliç’e bir masal seferi gibi indirmişti. Henüz metal geminin denizde yüzdürülemediği bir zamanda, sihirbaz kadınlar bakır gemiye biniyordu tılsımın öyküsünde, Fatih de gemileri karada yüzdürüyordu, gerçek ve gerçeküstü birbirine karışıyordu.

Seyyah vardır gördüklerini anlatır. Seyyah vardır, işittiklerini gördüklerine katar anlatır. Seyyah vardır, hem gördüklerini hem işittiklerini, hem de asla görünmeyenleri anlatır. Gidip de görülemeyeni, bakıp da görülemeyeni, hatta ve hatta var olup da görülemeyeni anlatır. Evliya Çelebi, bu çeşit bir seyyahtır. Bu çeşit seyyahların piri, şahı, erişilmez olanıdır.

Geç de olsa dâhiliği kabul edilen Evliya Çelebi’nin bu yıl 400’üncü doğum yılı kutlanıyor; büyük seyyahımızın doğum günü, başvuru kitaplarında 25 Mart 1611 olarak yer alıyor. Bu noktada, eski Türk edebiyatı araştırmacısı Profesör Semih Tezcan şu soruyu sorar: “Şehzadelerin bile doğum gününün kaydedilmediği, dolayısıyla bilinmediği 17. yüzyıl Türkiye’sinde doğmuş bir saray kuyumcusunun oğlunun doğduğu gün, nasıl olup da bu kesinlikte biliniyor?” Tezcan, bu sorunun görünüşte kolay yanıtını veriyor, çünkü Evliya Çelebi’nin kendisi doğum tarihini Hicri takvime göre 1020 Muarrem ayının 10. günü olarak bildirmiştir. Miladi takvime göre karşılığı ise 25 Mart 1611’dir.

Tezcan’ın Toplumsal Tarih dergisine geçtiğimiz mart ayında yazdığı makale, Evliya Çelebi’nin sırrını anlamak bakımından çarpıcı bir incelemedir. Evliya’nın gizemi, 10 ciltlik Seyahatname’sinin kimi bölümlerdeki tuhaflıklar, gizem içinde gizemle dolu anlatılar ve hatta isminin bile bu gizemler dünyasına dahil oluşu, Tezcan’ın makalesinde bir ölçüde açıklık kazanıyor.

Tezcan, seyyah Evliya Çelebi’nin kendi yaşamıyla ilgili bütün önemli olayları muharrem ayının 10’u ile başlattığını fark ediyor. İşte bu tarih, yani Aşure Günü, başka bir tılsım olarak Evliya’nın yaşamöyküsünü ve Seyahatname’yi başından sonuna sarıyor. Evliya, kendisine bir doğum günü seçmiştir ve seçtiği bu tarih hayatının dönüm noktalarında hep tekrarlanmaktadır.

Şöyle düşünüyorum: Tüm bu tekrarlar, zamanı bir çember gibi algılamanın ifadesidir. “Geçmişin kayıp mantığı” olarak adlandırabileceğimiz, başka tür bir düşünme biçiminin, başka bir zaman algılayışının anlatısıdır Seyahatname. Cetvel gibi çizgisel değil, kağnı tekerleği gibi döngüsel bir zaman anlayışıyla yere ve göğe bakmanın anlatısıdır. Kayıp mantık da bu düşünüş biçimidir. Bu mantıkta baş ve son aynıdır, bir varmış bir yokmuş gibi, az gittik uz gittik gibi aynıdır. Çembersel zaman anlayışında baş sondur, son baştır. Evliya Çelebi için Aşure Günü, çember içinde çember bir evrenin başlangıcı ve bu yüzden sonudur.

Evliya, “Bu hakir, fukara, Aşure Günü dünyaya gelmiştir” der. “Ben zavallının bebekliği’’ başlığı altında kendi doğumu hakkında duyduklarını uzun uzadıya anlatır. Zamanın ünlü din adamı Şeyhulislam Sunullah Efendi kulağına ezan okur, bir Mevlevi dervişi kurbanını kesmiştir, yetmiş adet “seyri sülük” sahibi veli mevcuttur. Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Divane Abdi Dede, kendi ağzından çıkardığı lokmayı onun ağzına koymuş, böylece derviş lokmasıyla beslemiştir. Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Hazreti Doğani Dede, hakiri kucağına almış, havaya atıp tutmuş, “Bu oğlan bu cihanda bizim uçmamız olsun” demiştir.

Evliya Çelebi, Seyahatname’sinin doğum sahnesindeyken birdenbire 40 yıl ileriye, başka bir olaya, bir çemberden diğerine geçer. Kırk yaşındayken, Lehistan’da bir yağma sırasında baltasını bir kapı halkasına asmıştır. Düşmanın ani baskını sırasında canını zor kurtarmış, baltasını alacak vakti olmadan Kırım’a kaçmıştır. Bu yadigârı elinden çıkarmış olmasından dolayı içi pek yanmıştır. Ertesi yıl yine sefere katılmış, gitmiş baltayı tam koyduğu yerde, kapı halkasının üstünde bulmuştur. Baltasını Kırım hanına ve etrafındakilere göstermiş, olaya herkes çok şaşırmıştır. Bu tarih, yine muharrem ayının 10’dur. Çelebi, bu öyküyü bitirir ve sonra tekrar kendi doğumuna döner. Yani “Bu tatvil-i kelamdan murad-u meram (sözü böyle uzatmanın amacı), ermişlerin kayırması ve koruması altındayız” der.

Evliya Çelebi’nin, evinin bir köşesinde çeşitli zamanlarda üstüne kapanıp ağladığı bir yastığı vardır; işte oraya başını koyup dilek uykusuna daldığı gece, Bin Kırk Muharrem’in Leyle-i aşurası, yani aşure gecesidir. Uyku ile uyanıklık arasında kendini o meşhur rüyasında gördüğü yer, Haliç’in Eminönü kıyısında, Yemiş İskelesi yakınında, “arı su gibi helal mal ile yapılmış” Ahi Çelebi Camii’dir. Düşle gerçek arasında belirgin bir sınır yoktur Evliya’nın evreninde. Gerçek diye bildiğimiz dünyanın, bizim biçimsel mantığımızla algılanamadığının sezgisine sahiptir. Bu yüzden, olağanı olağanüstü ile anlatması gerekir. Görünendeki görünmeyeni görmesi gerekir. Evliya için bir şey hem A’dır hem B’dir. Evliya, dört boyutlu düşünür. Dördüncü boyutu, yani üçboyutlu dünyanın görünmeyenini tılsımlar, Aşure Günü veya olağanüstülerle anlatır. Karanlığın içinde biraz ışık, ışığın içinde biraz karanlık vardır, bu yüzden de Evliya’nın gerçek yolculuğuna her vakit bir parça da olsa olağanüstü karışır.

çinde edilen duaların kabul olduğu 16. yüzyıldan kalma küçük bir camidir Ahi Çelebi. Evliya’nın doğduğu, yaşadığı, “seyahat” düşünü gördüğü Unkapanı’ndaki evine çok yakın bir camidir. Bugün Unkapanı’na gidenler, Evliya’nın yakını, Fatih Sultan Mehmet’in sancaktarı Yavuzer Sinan’ın, İstanbul’un fethinden sonra elde ettiği ganimet ve ödüllerle yaptırdığı camiyi de görebilirler. Ama Evliya, düşünde kendisini, daha büyük olan Yavuzer Sinan Camii’nde değil, Haliç’in hemen başında ve kıyısındaki küçük camide görmüştür. Neden bu camide görmüştür? Belki de Yavuzer Sinan’ın camisi ganimet geliriyle inşa ettirildiği için makbul görülmemiştir. Bir başka neden, Ahi Çelebi Camii’nin suyun kıyısında olmasıdır belki de. Zaten, rüya mıdır gerçek midir belli olmayan, rüyanın dahi görünüp görünmediği, gerçek olup olmadığının belli olmadığı bir anlatıdır Evliya Çelebi’nin anlatısı.

Suyun kenarı, Binbir Gece Masalalları’nda, büyük yolculukların ve büyük iç yolculuklarının başlangıcı olmuştur hep. Suyu geçmek, kendi karanı, güvenli zemini terk edip, güvensiz ve zeminsiz yola girmek anlamına gelir. Bu yüzden her seyyah bir Sinbad’dır.

Evliya yalnızca dünyanın enlemlerini, boylamlarını aşmaz, yalnızca dünyanın bilinmeyenlerini ve tuhaflıklarını keşfetmetmeye gitmez, aynı zamanda kendi iç dünyasının çemberlerini aşar, gizli vadilerini arşınlar.

Rüya sahnesinde Ahi Çelebi Camii’nde Hz. Muhammed’den “şefaat” dileyeceğine “seyahat” dilemesi de bu yüzdendir. Bu dil sürçmesi, bilinç ile bilinçaltının, beden ile ruh dünyasının, iç ile dışın buluşmasıdır.

ATLAS – ÖZCAN YÜKSEK

Yorum Gönder

yorumlar

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir