Osmanlı işkenceleri

osmanli-iskenceleri

KEÇEYE SARIP EZME:

Eski Türklerde sadece han ailesine yani hanedana mensup olanlara uygulanan bir idam biçimidir. Geleneklere göre hanedan mensuplarının kanı kutsaldır, toprağa tek damlasının bile düşmemesi gerekir ve keçeye sarma metodu bu inanıştan kaynaklanır. Ölmesine hükmedilen hanedan mensubu eli-kolu bağlanıp oldukça geniş bir keçenin kenarına yatırılır, keçe rulo yapılır, adamcağız tam ortasında kalır, sonra büyücek bir meydana götürülür ve üzerinden bir mikdar, meselá bin kadar atlı dörtnala geçirilir. Süvarilerin birkaç tur atmasıyla mahkumun kemikleri unufak edilir ama yere tek bir damla kan bile düşmez ve böylelikle de gelenek çiğnenmemiş olur. Keçenin bulunmadığı durumlarda sık dokunmuş büyücek halıların kullanılması da caizdir.

KAZIĞA OTURTMA:

Korsanlara ve yol kesenlere verilen bir cezadır. Elleri ve ayakları bağlanan mahkum bilek kalınlığında ve gayet sert ağaçtan yapılmış olan yağlı kazığa itinayla çakılır. Bu iş oldukça maharet ister: Kazık kuyruksokumunun tam ucundaki derinin altından girer, omurgaya zarar vermeden yukarıya uzanır ve enseden çıkar. Omuzlara çarmıhta olduğu gibi bir çift yağ mumu dikilir, mahkum şehirde dolaştırılır ve sonra bir meydanda ölmeye terkedilir.

ÇENGELE VURMA:

Bu da korsanlar ve yol kesen eşkiya içindir. İstanbul’da, Eminönü’nde bulunan ‘‘çengel’’, kalın kalaslardan yapılmış kulemsi bir yapıdır. Üzerinde bir sıra değişik uzunlukta ve uçları yukarı doğru kıvrık çengeler vardır. Anadan doğma soyulan mahkumun elleri ve ayakları sımsıkı bağlanır, cellátlar mahkumu makaralara takılı iplerle çatıya kadar çeker ve bir anda çengellerin üzerine bırakırlar. Mahkum düşme şekline göre başından, boynundan, karnından yahut bacağından çengellerden birinin veya birkaçının üzerine düşer. Bazen derhal ölür, bazen de saatlerce ve hattá günlerce feryád ettikten sonra can verir. Donanmanın Akdeniz’den dönerken bir miktar ‘‘idamlık’’ korsan getirmesi de ádettendir ve bunların bir kısmı limana girmeden önce şán için gemi direklerine asılır, geri kalanları da çengele gönderiler.

İŞKENCEYLE TEPELEME:

Katillere ve soygunculara uygulanır. Mahkum çaldıklarının yerini söylemesi için işkenceye alınır, cellád bütün hünerini gösterir, kurban konuşmasından sonra sonra ya kazığa oturtulur, yahut satıra yollanır.

DARAĞACINA ÇEKME:

Sabıkalı hırsızlar, özellikle de geceleri ev soyanlar suçu işledikleri semtte ve özellikle de son girdikleri evin, dükkánın veya hanın kapısında asılırlar. Cesedleri ibret-i álem için bir veya iki gün darağacında kalır. Sonraları tek yasal idam biçimimiz olan darağacı uygulaması buradan gelir.

KELLE UÇURMA:

Genellikle askerlere tatbik edilen bir idam biçimidir ve celládın elindeki çifte oluklu palayla kelleyi tek vuruşta uçurması lázımdır. İdam edilen kişi eğer sıradan bir askerse ve canının alındığı yerde deniz varsa idamdan sonra başsız bedeni bir sandala konup açığa götürülür, ayaklarına taş bağlanıp denize atılır; deniz yoksa, sessiz-sadasız defnedilir. Ama kellesi celláda verilen zat üst düzeyde bir askerse tantanalı bir cenaze merasimi yapılır, devlet erkánı tabutunun önünde ‘‘merhumu pek de iyi bilirdik’’ diye bir güzel ağlar ve definden sonra üzerine ‘‘Çok büyük bir asker ve devlet adamıydı’’ yazılı mermerden bir taş dikerler.

KEMENDLE BOĞMA:

Devrik hükümdarlar ve siyasi mahkumlar içindir. Boğmada kullanılan ‘‘kemend’’ ipekten ince bir halat yahut işlemeli, şık bir kuşaktır. Boğaza geçirildiğinde mahkumun canını yakmadan kayması için iyice yağlanır. Bazı mahkumların başı idamdan sonra ‘‘şifre’’ denilen çok keskin ve özel bir usturayla gövdesinden ayrılır, ya bir ‘‘ibret taşı’’nın üstüne konur, veya sarayın şehre açılan büyük kapısının önüne atılır.

ÇARMIHTA MUM DİKME:

Yol kesen eşkiya için özellikle 17. yüzyılda uygulanan bize mahsus bir metoddur. Suçlu bir çarmıha yüzükoyun sımsıkı bağlanır ama eski Romalılar’ın yaptığı gibi elleri ve ayakları ağaca çakmak gibisinden bir vahşet hiçbir şekilde tatbik edilmez. Bunun yerine suçlunun omuz başlarıyla kaba etleri bıçakla oyulur, buralara iri yağ mumları dikilir, mumlar yakılır ve çarmıh bir devenin üzerine konup mahkum şehrin bir ucundan öteki ucuna kadar gezdirilir. Eşkiya bütün bunlara rağmen hálá yaşıyorsa çözülür, mumları çıkartılır ve darağacına götürülüp asılır.

TAŞLAMA:

Bu infaz biçimine ‘‘recm’’ denir. Osmanlı tarihindeki bilinen tek resmi recm 17. yüzyılda, Sultan Avcı Mehmed zamanında uygulanmıştır. Aksaraylı evli bir kadın Yahudi bir erkekle basılmış, fetvayla Sultanahmet’teki Yılanlı Taş’ın yanıbaşında toprağa gömülerek taşa tutulmuş, Yahudinin kafası da hemen oracıkta kesilmiştir. İdam cezasının kaldırılmak üzere olduğu şu günlerde, geleneksel can alma metodlarımızdan bir kısmını hatırlatayım, hatta vakti zamanında şempanzeleri bile astığımızı yazayım dedim…

Dul kadın uğruna ipte can verdiler

Bir zamanlar sadece insanları değil, maymunları bile idam ettiğimizi gösteren yandaki çizimi, Reşad Ekrem Koçu’nun eski bir yayınından aldım. Koçu, 17. yüzyılın başlarında İstanbul’da maymunların topluca idam edildiklerinden sözediyor ve şöyle yazıyor:

‘‘Yelken ve kürek devri gemiciliği zamanında direklerin tepesine tırmanarak korsan gözcülüğü yapan tálimli maymunlardan istifade edilirdi. İstanbul’da Tersane Kapısı önünde ‘‘gemi maymunu’’ yatiştirip satan esnaf dükkánları vardı. Bir gün Üçüncü Murad’ın hürmetini kazanmış olan váizlerden Abdülkerim Efendi ‘kadınlar maymunları fuhuş áleti yaparlar’ deyip başına binlerce kişiyi topladı, bu dükkánları bastı ve zavallı hayvanları idam ettirdi’’

Kaynak: Murat Bardakçı

Yorum Gönder

yorumlar

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir