Türkiye’de Milli Piyango

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yılbaşıyla ilgili yaşanan bir başka durum da 1939’dan itibaren Milli Piyango ismiyle anılacak bir geleneğin başlangıcı olan Tayyare Yılbaşı Piyangosu ve biletleridir.

“Bir şans oyunu olan piyango, başlangıçta sosyal ya da ekonomik yardım amacı ile düzenlenmiştir. Binasının yapılması gereken bir okul, öğrenci yurdu, hastane ve hattâ dinî kurumlar ya da bu kurumların giderlerinin karşılanması için düzenlenen piyangoların sayısı belirsizdir.”

Bu tip uygulamaların yabancı ülkelerde ve Osmanlı döneminde bizde
de var olduğunu belirten Varış, bu iddiasına örnek olarak Kandilli Kız Mektebi Sultanisi’nin yapılışı için ve İzmir’deki meslek okulları öğrenceleri yararına düzenlenen piyangoları göstermiştir.

Tunca Varış sözlerine “O dönemlerin özel ve dar kapsamlı, sosyal
yardım amaçlı piyangoları, Cumhuriyet döneminde yerini daha geniş
kapsamlı bir uygulama olan “Tayyare Piyangosu’na bırakmıştır. Kazanılan ikramiyenin bir eşya olarak verildiği “eşya piyangoları” belirsiz ve düzensiz olarak özel koşullarla sürerken ikramiyesi nakit para olarak ödenen, Cumhuriyet döneminin ilk piyangosu “Türk Tayyare Cemiyeti Piyangosudur.” şeklinde devam etmiş ve bundan sonraki durumu şöyle özetlemiştir:

“Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir.”
sözünü hepimiz biliriz. Genç Cumhuriyet yönetimi de havacılığa
gereken önemi vermek düşüncesindedir; ancak durum ortadadır.
Osmanlı’dan miras kalan borçların ödendiği bir dönemde havacılık
gibi büyük paralar gerektiren çalışmalara kaynak bulma güçlüğü
girişimleri engellemektedir. Bu alana kaynak yaratma gayesi ile
birçok Devrim Yasası’ndan önce bu konuda bir yasa çıkarılıp
Piyango düzenleme tekeli Türk Tayyare Cemiyeti’ne verilmiştir.
Bunun yanı sıra, kurban derilerini toplama, Atatürk’ün Büyük
Nutku’nun kitap olarak satılması ve Atatürk büstlerinin yaptırılıp
satılması tekelleri de aynı kuruluşa verilerek ciddi bir parasal
kaynak yaratılmıştır. “Türk Tayyare Cemiyeti Piyangosu” 9 Ocak
1926 tarihli bir yasayla kurulmuş ve ilk çekilişi 19 Nisan 1926’da
gerçekleşmiştir. Osmanlı dönemindeki Donanma Cemiyeti
Piyangosu’nda edindiği deneyim nedeniyle, Selânik Bankası eski
müdürü Mösyö Edward Mizraki (1860-1932), bu piyangonun
düzenleyicisi olarak kurallarını da saptamıştır.”

Harf Devrimi yapıldıktan hemen sonra biletlerin yeni harflerle
basıldığına işaret eden Varış, “Yeni alfabemiz ile eski harflerin okunuşları henüz tam bir esasa bağlanmadığından “tayyare” yerine “tayare” ya da “piyango” yerine “piyanko” sözcükleri kullanılmıştır.” diyerek yeni durumu özetlemeye çalışmıştır.

Harf devriminin ardından Türk Tayyare Cemiyeti’nin ismi “Türk Hava Kurumu” olmuştur. Asıl görevi havacılık olan bu kurum, piyangonun yaygınlaşıp gelişmesi ile daha fazla ilgilenememiş ve bu konudaki tüm tekeli 5 Temmuz 1939’da çıkartılan bir yasayla kurulan Millî Piyango İdaresi’ne devretmiştir. Öte yandan, daha önce basılmış olan eski tasarımlı biletlerin üzerine siyah bir baskı yapılmış ve bunlar Tayyare Piyangosu’nun son ve Millî Piyango’nun ilk biletleri olarak, geçiş dönemi biletleri adını almışlardır.

Tüm bunların yanında Türkiye’de piyango ticareti nasıl başlamıştır? Bu konu hakkında bir araştırması bulunan Orhan Koloğlu şunları söylemiştir:

* “Napolyon Savaşları’nın 1815’te sona ermesinin ardından
Akdeniz’de ticaret rahatlamış ve Avrupalı tüccarlar 1820’den
itibaren öncelikle İzmir’e yerleşmeye başlamışlardı. Yunan
Ayaklanması’nın getirdiği on yıl kadar süren durgunluk döneminin
arkasından, 1830’larda engellerin tamamen ortadan kalktığı bir
döneme girildi.” (Koloğlu 2000:34).

Böylelikle ilk piyango 1836’da İzmir’de düzenlenmiş ve yapılan çekiliş sonuncunda bir altın saat hediye edilmiştir. Osmanlı toplumunda ağır bir tempoyla devam eden piyango ticareti, 1849’da İstanbul’da Pera’da bir evi piyangoya koyup bilet satma uygulamasına bile tanıklık etmiştir.

II. Abdülhamit, her ne kadar piyangolara iyi gözle bakmasa da, 1900 yılında İzmir Hamidiye Sanayi Mektebi’nin yararına düzenlenen piyangoya destek vermiş, hattâ iktidarı zamanında bilet fiyatları ve satış noktalarını belirten bir piyango nizamnâmesi bile oluşturmuştur.

II. Abdülhamit’ten sonra yönetimi ele geçiren İttihatçılar, bu
yapılanmanın üzerine daha sistemli bir işleyiş getirmişlerdir. Bu anlamda 1909’da kurulan Osmanlı Donanma Cemiyeti’ne, askerî gemiler alması için piyango düzenleme yetkisi verilmiş ve başarılı olunmuştur. Bunu da Osmanlı Piyangosu için “umumî acenta” işlevini görecek Devidas ve Ventura Bankası’nın seçilmesi takip etmiştir.

Bir taraftan Osmanlı Devleti yönetimi piyango konusunda bu kararları alırken, bir taraftan da İstanbul’daki bütün sarraf dükkânları piyango biletleri satmaya başlamıştır. Bu sâyede ikramiyelerin de bir hayli arttığı görülmüştür.

*“Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde
piyango dünyası doğal bir duraksama yaşadıktan sonra,
Cumhuriyet’le yeni bir ivme kazanmıştır. Önce Tayyare Piyangosu,
1939’dan itibaren de Millî Piyango adı verilen çekiliş ve kurum
olarak Millî Piyango İdaresi, devletin çıkarı için piyango düzenleme
tekeline sahip olmuştur.” (Koloğlu 2000:37).

Orhan Koloğlu, Cumhuriyet dönemindeki piyangonun Osmanlı
döneminden farklı olan iki yönü olduğunu tespit etmiştir. İlki, ikramiye rakamlarındaki yükseliş, ikincisi de bilet satıcıları ve bayilerin yapısındaki değişikliktir. İkramiye rakamlarındaki yükseliş, 1950’lerden sonradır. Hem halkın ilgisinin artması, hem de enflasyon gerçeği bu durumun başlıca nedenleridir.

Öte yandan “Osmanlı döneminde daha çok sarraf dükkânlarıyla bazı
banka şubelerinde yapılan satışların yerine, sadece piyango bileti satan ve bunu gazetelere ilân vererek topluma duyuran kimseler ortaya çıkmıştır.” (Koloğlu 2000:38).

Bu anlamda halk arasında “Nimet Abla” olarak tanınan Nimet
Gişesi’nin sahibesi Nimet Özkan ve işi olan piyango bayiciliğinden
bahsetmek yerinde olacaktır.

Bu konuda bir araştırma yapan Ertan Ünal’dan öğrenildiği kadarıyla
asıl işi tütün satıcılığı olan Nimet Özden’in eşi İsmail Özden, Tayyare
Piyangosu bileti de satmaktadır. 1930’lu yıllarda idare, piyango bileti satışını teşvik etmek amacıyla veresiye bilet satılmasına izin vermiş; İsmail Özden de bu uygulamaya başlamış, fakat sattığı biletlerin parasını toplayamadığından büyük zarara girmiştir. Bunun üzerine devreye Nimet Özden girer ve işin başına geçer. Hatta “Nimet Abla’nın piyangoculuk girişimi, bu işi meslek edinmiş erkekler arasında önce şaşkınlık, sonra da tepki yaratır.” (Ünal
2002:49).

Nimet Özden, ilk olarak Eminönü’nde kendi malı olan dükkânı açıp,
evini de dükkânın üzerine taşır. Önceleri çeşitli zorluklar yaşayarak bilet satamasa da, zamanla bunların üstesinden gelir ve her bilet alana bir kutu şeker vererek kazancını kat kat arttırır. İşte bu gelişimi Ertan Ünal şöyle aktarmıştır:

“Reklamın, iletişimin ve promosyonun önemini anlayan Melek
Nimet Hanım, piyango dünyasındaki ilk girişiminden zaferle
çıkmış, bu zafer ona şöhret yollarını da açmıştı. Hele büyük
ikramiyelerden bazılarının sattığı biletlere çıkması, ününü iyice
pekiştirdi. En büyük rakibi kapı komşusu Tek Kollu Cemal, onun
karşısına geçip, << Siz bilet satışında beni geçemezsiniz.>>
demesi de Nimet Hanım’ı yıldırmadı. Sürekli yenilik arayışı
içindeydi. Sattığı biletlerin kaybolmasını önlemek amacıyla ön
yüzünde kendi fotoğrafının yer aldığı bilet zarfları bastırmış,
Anadolu’daki müşterileriyle mektupla iletişim kurmuş, ödeme
zorluğu olanlar için, taksitle bilet alma olanağı sağlamıştı. Melek
Nimet, kendisinden bilet alanların adresini bir deftere kaydediyor,
daha sonra da tüm çekilişleri izliyor, sattığı bilete ikramiye çıkması
halinde, peşindeki gazetecilerle birlikte talihlinin evine gidiyordu.
Kapıyı açanın, karşısında Nimet Abla’yı görünce kapıldığı sevinci
düşünün! Daha çekiliş listesi gazetelerde yer almadan, resmî liste
yayımlanmadan Nimet Abla, gıcır gıcır banknot destelerini
komisyon ya da o zamanki adıyla bahşiş almadan talihliye
uzatıyor, birlikte çekilen fotoğraflar ertesi gün gazetelerde
yayımlanıyordu.” (Ünal 2002:50-51).

Dükkânına bilet almak için değil de, para istemek için uzatılan elleri
geri çevirmeyen, yoksul çocukları giydiren, parasız gençleri üniversitede okutan, çocuğu olmadığından mânevî evlat edindiği kızların her şeyiyle yakından ilgilenen Nimet Özden’in ünü gittikçe yayılmış ve halkın Nimet Abla’sı olmuştur. İşte bu nedenle Eminönü’ndeki dükkânın ismi “Talihli Gişe” iken “Nimet Abla Gişesi” olarak değişmiştir.

Piyango bayiciliği konusunda ünlü olan bir başka kişi de halk
arasındaki ismiyle “Tek Kollu Cemal”dir. Nimet Abla’nın kapı komşusu olan Tek Kollu Cemal, astsubay iken geçirdiği kaza sonucu tek kolunu kaybedince piyango bayiciliğine başlamıştır. Türk piyango dünyasının bir başka ünlü bilet satıcısı yine halk arasındaki ismiyle “Uzun Ömer”dir. 2 metre 40 cm’lik boyuyla ünlü olan bu kişi de Karaköy, Köprüaltı ve Adalar İskelesi’nde bilet satıcılığı yapmıştır. Mekânı Beyoğlu olan ve günümüz seyyar bilet satıcılarının öncüsü olarak kabul edilen Cüce Simon da piyango bileti satıcılarının önemli sîmâlarından biri olarak kabul edilmiştir.

Millî Piyango biletleri hakkında eklenmesi gereken bir başka not,
1950’li ve 60’lı yıllarda bu konuyu karikatürlerine taşıyan İhap Hulûsî ile ilgilidir. Çeşitli deyimlerden faydalanarak Millî Piyango biletleri için reklam metinleri oluşturan ve bunları resimlerle de iyice görsel hale getiren İhap Hulûsî’nin karikatürlerinde geçen çeşitli ifadeler, Türk atasözleri ve deyimlerini anımsatmaktadır. Öyle ki,

“Arpacık kurusu gibi düşünmekte fayda yok: Bir yılbaşı bileti al, feraha kavuş.” (Hürriyet, 13 Aralık 1959, s.4) ya da “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez: Bir bilet al ki milyon kazanasın.” (Hürriyet, 25 Aralık 1962, s.6) şeklindeki atasözleri ve deyimlere özgü kabul ettirici ve kesin ifadeler, insanları Millî Piyango bileti almaya teşvik etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, neden bu tip ifadelere ihtiyaç duyularak kullanıldığıyla ilgilidir. Bunu, Halkbiliminde Kuramlar ve Yaklaşımlar isimli çalışmada yer alan Lutz Röhrich ve Wolfgang Mieder tarafından kaleme alınan “Modern Dilde Kullanılan Atasözlerinin Biyolojisi” isimli makaleden anlamak mümkündür.

*“İnsanlar birtakım imajlara doğrudan ifadelerden, halk deyişlerine
bireysel sözlerden daha kolay inanıyor. (…) Atasözleri, sözlü olarak
aktarılan üstü en kapalı, en etkili ve en kısa ürünlerdir. Böylece, bir
sloganın gereğini en kolay bir şekilde yerine getirirler. Atasözleri gibi bir reklam metni de, her şeyden önce ifade bakımından etkileyici, kısa, kolay anlaşılır ve basit olmasını istiyor. Reklam sloganları da sürekli tekrarlarla, atasözü gibi insanın beynine yerleşiyor.” ( Eker vd. 2003: 353).

Bu anlamda yazarlar; reklamlarda kullanılan atasözleri, reklam için
değiştirilmiş atasözleri ve atasözlerine benzeyen sloganlar şeklinde bir tasnif yapmışlardır. Bu tasnif, İhap Hulûsî’nin oluşturduğu reklam metinlerine uygulandığında ise şöyle bir tablo ortaya çıkmıştır:

İncelemeye dâhil edilen on sekiz reklam metninden biri, reklamlarda kullanılan atasözleri kimliğini taşımaktadır. “Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez.” (Aksoy 1984: 289) şeklinde olan atasözü, İhap Hulûsî’nin oluşturduğu reklam metninde şu şekilde yer almıştır: “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez: Bir bilet al ki milyon kazanasın.” (Hürriyet, 25 Aralık 1962, s.6).

Reklam metinlerinin dördünde ise deyimlerden faydalanılmıştır.
“Arpacık kumrusu gibi düşünmek.” (Aksoy 1984: 480), “Ayağına gelmek.” (Aksoy 1984:490) ve “Kafa yormak.” (Aksoy 1984: 759) gibi deyimlerden yola çıkılarak şu reklam metinlerinin oluşturulduğu görülmüştür:

– “Ayağına gelen serveti tepme: 2,000,000.” (Hürriyet, 20 Aralık 1957, s.1).

– “Arpacık kumrusu gibi düşünmekte fayda yok: Bir yılbaşı bileti al, feraha kavuş.” (Hürriyet, 13 Aralık 1959, s.4).

– “Millî Piyango: Serveti ayağına getirir.” (Hürriyet, 21 Aralık 1962, s.3).

– Kafanı yormadan, küçük parmağını oynatmadan: Milyonlara kavuşmak için bir yılbaşı bileti al.” (Hürriyet, 13 Aralık 1964, s.6).

Her ne kadar deyimlerden yararlanılsa da, reklam metninin bir atasözü havasında oluşturulduğunu da söylemeden geçmemek gerekmektedir. Bir başka deyişle İhap Hulûsî’nin, deyimlerden faydalanarak atasözleri formunda reklam metinleri meydana getirdiğini söylemek mümkündür.

Geriye kalan on üç reklam metni, atasözlerine benzeyen sloganlar
şeklindedir. Özellikle bu kategoride yer alan metinler resimleriyle de ilgi çekicidir. Bunlar;

– “Eyvah Gününü Kaçırdım: Millî Piyango Biletini Vaktinde Al.” (Hürriyet, 21 Aralık 1953, s.4).

– “Beşin Onun Gittiğine Bakma, Gelen 1,000,000’dur.” (Hürriyet, 15 Aralık 1955, s.7).

– “Parasızlığı Dert Edineceğine Bir Bilet Edin.” (Hürriyet, 24 Aralık 1955, s.3).

– “Uyan! Bir Bilete 1,000,000.” (Hürriyet, 9 Aralık 1956, s.5).

– “Yılbaşı Piyangosunu Görmemezlikten Gelme: Kazanırsan Milyonersin.” (Hürriyet, 20 Aralık 1956, s.3).

– “Çabuk Ol, Biletini Al, Kazanacağın 1,000,000 Liradır.” (Hürriyet, 26 Aralık 1956, s.3).

– “2,000,000 Lira Millî Piyango Yılbaşı Çekilişi: Dağlar Gibi Bir Servet
Kazandırır.” (Hürriyet, 23 Aralık 1957, s.5).

– “Yürüme, Koş, Bilet Kalmazsa Çok Yanarsın: Millî Piyango Yılbaşı Çekilişi 2,000,000.” (Hürriyet, 23 Aralık 1958, s.4).

– Bir Çiçekle Bahar Olmaz Amma, Bir Biletle Zengin Olunabilir: 2,000,000 Millî Piyango Yılbaşı Çekilişi.” (Hürriyet, 27 Aralık 1958, s.3).

– “Minâre Boyu Para Bir Yılbaşı Biletiyle Cebindedir: Millî Piyango.”
(Hürriyet, 17 Aralık 1959, s.4).

– “Seni Bu Dert Kafesinden Bir Yılbaşı Bileti Kurtarır: Millî Piyango.”
(Hürriyet, 25 Aralık 1959, s.6).

– “1965 Yılbaşı Çekilişi Sana Havadan Milyonlar Getirecektir: Millî Piyango.” (Hürriyet, 25 Aralık 1964, s.3).

– “Millî Piyango’nun Sunduğu Yılbaşı Biletini İstemem Deme!: Biletin
Arkasında Seni Belki Büyük Bir Servet Bekliyor.” (Hürriyet, 28 Aralık
1964, s.5).

Sonuç olarak “atasözünün bilinçaltına emretme yönü, ikna edici bir
karakteri” (Eker vd. 2003:356) olması nedeniyle İhap Hulûsî’nin yazdığı reklam metinlerinde “… tüketicinin pasif haldeki hafızasına hitap ettiği, insanların geleneksel duygularına reklam yoluyla mesajlar göndererek alıcı kazanılmaya çalışılması” (Alp 2006:51) amacını güttüğünü söylemek mümkündür.

Tüm bu bilgilere ek olarak İhap Hulûsi’nin Türkiye’de “ilândan reklama geçişte köprü” niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Şafak Altun ve Cenk Sarıoğlu’nun ortak çalışması olan “Türk Popüler Tarihinde İlkler”de öncelikle ilân ve reklam arasındaki farka dikkat çekilmiş, ilânın “bir şeyi duyurmak” amacını güderken, reklamın “bir şeyin tanıtımını yapmak, satın alınmasını
sağlamak” için ortaya çıktığı belirtilmiştir. Yine yazarlardan öğrenilen bilgiye göre, Osmanlı’da ilk ve uzun süreli olarak “ilân” kullanılmış, ardından “el ilânı”na geçilmişse de, bu durum okuma-yazma oranının düşük olması nedeniyle kalıcı olamamıştır. İlânının mâkus talihini yenişi, İngiliz asıllı William Churchill’e ait yarı resmî gazete olan Ceride-i Havadis’te “ilânlar” başlığı altında özel bir bölümün oluşturulmasıyla başlamıştır. El ilânından daha kalıcı ve yayılmacı bir özellik taşıyan bu son yeni durumun ortaya çıkışı,
devamında ilâncılığın bir ticaret sektörü haline gelmesini ve “Osmanlı Rehberi” isminde bir ilân acentesinin kurulmasını sağlamıştır. 1909’da ilk reklamcılık şirketinin açılmasını takriben Cumhuriyet’in kabulü ve Lâtin harflerine geçiş, okur-yazar oranını arttırmış ve gazetelerin sayfa sayısını da çoğaltmıştır. İşte tam bu noktada devreye giren İhap Hulûsi ile ilgili şu değerlendirme dikkat çekicidir: “Bu dönem sektörün gelişmesi için önemli bir fırsattı ve döneme meslekî açıdan en büyük katkıyı grafik sanatçısı İhap
Hulûsi Görey vurdu. İhap Hulûsi, yaptığı çalışmalarla Türk afiş sanatının geliştiren reklamcılığın ilk temsilcisi oldu.”

Yorum Gönder

yorumlar

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir