Sessiz tanık: Beyazıt Meydanı

constantinople-beyazit

Osmanlı döneminden günümüze kadar Beyazıt Meydanı, hem birçok ‘estetik operasyon’ geçirmiş hem de her zaman canlı ve işlek bir alan olma özelliğini korumuştur. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 1453 yılında fethettikten sonra, kentte merke­zi bir yer olarak gör­düğü bugünkü üniversite bina­sının bulunduğu alana bir sa­ray yapılmasını istemiş, 1454 yılında tamamlanan bu saraya yerleşmişti.  Çevresi iki kademeli surla çevrilen, bu nedenle kimi kay­naklarda ‘Kale’ olarak anılan bu sarayda Fatih, 1478 yılma kadar kaldı. Topkapı Sarayı’nın bitirilmesinden sonra padişahlar yaşantılarını burada sürdürdüğünden,   Beyazıt’taki yapıya ‘Eski Saray’ adı verildi, kalıntıları daha sonra Harbiye Nezareti binasının yapımında kullanıldı. Fatih’ten sonra tahta çı­kan II. Bayezid, külliyesini (cami, medrese, kervansaray, imarethane) saraya yakın ol­ması düşüncesiyle burada yaptırınca, meydan büyük bir canlılık kazandı. Fatih, Aksaray, Süleymaniye, Kapalıçarşı ve Kumkapı gibi kentin çeşitli kesimlerin­den gelen yolların birleşme noktasında bulunması, mey­danın canlılığını büsbütün ar­tırıyordu. İşine gücüne yürü­yerek gidip gelen halk mey­dandan geçiyor, kimi alışve­rişlerini buradan, cami duva­rının önündeki beyaz gölge­likler altında satış yapan es­naftan karşılıyordu. Harbiye ve Maliye bakanlıklarının bu­rada yer alması da canlılığı ar­tıran bir başka unsur olmak­taydı.

Kurban Pazarı

Kurban Bayramı öncesin­de meydan daha da hareket­lenmekteydi. Bunun nedeni, Şehremaneti’nin (belediye), kentin en merkezi yeri olduğu gerekçesiyle, kurban satışları için, satıcılara bu alanı tahsis etmesiydi. Bayram öncesi Anado­lu’nun dört bir yanından geti­rilen kurbanlıklar, burada alıcının beğenisine sunuluyor, alınan kurbanlar hamalın sır­tına verilerek eve götürülüyor­du. Bu yüzden meydan, ‘Kur­ban Pazarı’ olarak da adlandı­rılmaktaydı. Meydan, Ramazan öncesi de hareketleniyor, Bayezid Camii avlusunda açılan ‘Ra­mazan Sergisi’ büyük bir izdi­ham kaynağı oluyordu. Bu sergide, yiyecekten giyim eş­yasına kadar, her şey satılmaktaydı. Böylesine işlek, böylesine canlı olan bir meydanda, sey­yar satıcıların giderek çoğalması, kaçınılmazdı. Ancak de­netimsizlik nedeniyle, bu kez seyyarların yanı sıra, Bayezid Camii’nin dış cephesine, satı­cılar barakalar kondurmaya başladılar. Bu barakalarda da berberinden kitapçısına ka­dar, farklı meslek grupların­dan esnaf, müşteri beklemek­teydi. Beyazıt Meydanı bir açıkhava pazarına dönüşmüş durumdaydı. Tıpkı zamanı­mızda, özellikle cumartesi ve pazar günleri olduğu gibi…

II .Abdülhamit’in Girişimi

Yıllarca kendi kaderine terkedilen Beyazıt Meydanı’nda ilk düzenleme, 1867-1870 yılları arasında yapıldı; ama bu yeterli değildi. Bara­kalara, satıcılara dokunulma­mış, sadece Taç Kapı (Harbiye Nezareti girişi) önünde büyük bir açıklık oluşturulmuş, bu açıklığın ağaçlandırılmasına geçilmişti.

Meydanı düzenlemek, es­tetik açıdan güzel bir görü­nüm vermek için, ilk ciddi gi­rişim Sultan II. Abdülhamid tarafından yapıldı. II. Abdül­hamid, Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa’dan, Fransız mi­mar Joseph Antoine Bouvard’a meydanla ilgili bir proje hazırlatmasını istedi. Bouvard, işlerinin çokluğu ne­deniyle Paris’ten ayrılamaya­cağını bildirince, meydanın fo­toğrafları çekilerek kendisine ulaştırıldı.

Proje Rafa Kaldırıldı

Bouvard’ın 1902 yılında saraya sunduğu projeyle, mey­dan çok değişik bir görünüm kazanıyordu. Bouvard, mey­danın alanını genişletiyor, Harbiye Nezareti’nin bulun­duğu yere büyük bir belediye sarayının yapılmasını öngörü­yordu. Yine projeye göre, meydanın batısındaki Sultan Bayezid Medresesi yıkılacak, yerine Devlet Kütüphanesi ile Sanayi ve Ziraat Müzesi ola­rak kullanılacak iki ikiz bina inşa edilecekti.

Bu binaların önündeki alanlar ise ağaçlandırılacaktı.

Ancak Fransız mimarın bu planı uygulanamadı. Bunun nedenlerinin başında, ‘arazi­nin eğiminin dikkate alınma­ması’ geliyordu. Bunun yanı sıra projenin çok geniş çapta istimlake gerek göstermesi, yı­kılacak mekanlar arasında, Sultan Bayezid’in türbesi, medrese ve Kapalıçarşı’nın bir bölümü ve benzeri ata yadiga­rı eserlerin yer alması gibi nedenler, uygulanmasını önledi; bu proje rafa kaldırıldı.

Havuzlu Meydan

Yıllarca ilgisizliğin bir sim­gesi olarak kalan Beyazıt Meydanı’nın kaderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte değişti. Vali ve Şehre­mini (Belediye Başkanı) Ali Haydar Bey, kentin çözüm bekleyen sorunlarına el atar­ken, meydanda, çevrede­ki tarihi eserleri tüm gü­zelliğiyle ortaya çıkara­cak bir düzenlemeye gi­dilmesi kararlaştırılmış, bu amaçla çalışmalara başlanmıştı. Mimar Asım Kömürcüoğlu’nun ger­çekleştirdiği projeye göre, bugünkü Üniversite kapı­sının önüne büyük bir havuz yapılıyordu.

O yıllarda Vali ve Be­lediye başkanlarının icra­atını yakından izleyen ga­zeteler bu haberi, “Vali Haydar Bey, Beyazıt Meydanı’nda küçük bir Marmara inşa eyliyor” başlığı altında verdiler. Daha havuz yapılmadan eleştiriler başlanmıştı bile… Vali Ali Haydar Bey ise eleştirileri şöyle cevaplandırı­yordu: “Meydanın üst kısmı denizden 60, alt kısmı ise 53 metre yüksekliktedir. Bu eğimi tatlı bir şekle sokmak için ha­vuzu yaptım. Şehrin bir ziynet kazanması kötü mü?” Beyazıt Meydanı’na havuz yapıldıktan sonra Çarşıkapı yönünden gelen tramvay ve otobüsler, havuzun çevresinde tur atarlardı.

Havuz Tamamlanıyor

Eleştiriler sürüp giderken meydanın yapımı tamamlan­dı. Yeni görünüm kimilerine göre bir tabloyu andırıyordu. Taç Kapı’nın önünde eliptik planlı, çift fiskiyeli bir havuz yapılmış, havuzun çevresi çi­çek tarhlarıyla süslenmişti. Yapılan düzenlemeyle, Divanyolu’ndan gelen tramvay ve diğer araçlar havuzun çevre­sinde bir dönüş yaptıktan son­ra Aksaray yönüne devam edi­yorlardı. Düzenleme Taç Ka-pı’yı tüm ihtişamıyla ortaya çıkarmış, ama diğer tarihi eserleri ‘gölgede’ bırakmıştı. Meydanı bu şekliyle beğenen­ler de oldu, beğenmeyenler de…

1957-58 yıllarındaki imar faaliyeti sırasında, Beyazıt Meydanı’nın alacağı biçim, Karayolları ile Belediye arasında yoğun çekişmelere yol açmıştı.

İstimlak Günleri

İstanbul, 1957 yılında gö­rülmemiş bir imar faaliyetine tanık oluyordu. Trafiği rahat­latmak, ulaşımı kolaylaştır­mak amacıyla yeni ve geniş yollar açmak için büyük çapta istimlaklere gidiliyor, kentin yüzü değişiyordu. Beyazıt Meydanı da bu değişimden nasibini aldı.

Belediyenin yüksek mimar Profesör Sedat Hakkı Eldem’e danışılarak hazırlattığı yeni proje uygulamaya konul­du. Önce havuz doldurularak ortadan kaldırıldı. Aksa­ray’dan gelen ve Millet Cad-desi’nin devamı olan Ordu Caddesi, Beyazıt’ta Marmara Sineması’nın önünde 3,5 met­re indirildi. Belediye Kütüphanesi’ne kadar olan kısım aynı seviyeyi aldı. Bu kısmın indirilmesiyle Ordu Caddesi’yle Yeniçeri­ler Caddesi aynı sevi­yeye gelmiş bulunu­yordu. Burada yapı­lan kazı nedeniyle, Beyazıt Kütüphanesi yukarıda kaldığın­dan, meydanla kü­tüphane arasında, kademeli iki set ya­pılması uygun görül­müştü. Bunun yanı sıra üniversitenin önündeki alan da in­dirilmiş, Dişçi Okulu yönün­den gelen Bakırcılar Caddesi kotuna göre düzeltilmişti. Meydandan çok, çeşitli semtlerden gelen yolların kav­şak noktasına dönüşen bu gö­rünüm, şehircilik uzmanları­nın tepkisiyle karşılandı.

Bahri Haydar

22 Eylül 1957’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ‘Bahri Haydar’ adlı yazısında Burhan Arpad, İstanbul’un ‘istimlak günleri’nde kim vurduya giden nice anıtsal değerin yanında yer alan bir ‘talihsiz’ havuzdan da söz eder:

“İstanbul, havuzsuz şehirdir. Belki de bir kıyı şehri olduğundan, başka büyük şehir insanlarının pek hoşlandığı havuzlar ve fıskiyeler görülmez İstanbul’da.

Havuzsuz İstanbul’un ilk büyük havuzunu bundan otuz yıl önce yaptırtmış olan ‘Şehremini Haydar Bey’ (sağda) o tarihte epeyi yadırganmıştı. İstanbul gazeteleri önemli konulara el uzatmamaktan olacak, bu ilk ve son büyük havuzu, yıllarca kalemden ve karikatür çizgisinden eksik etmediler. Beyazıt havuzuna ‘Bahri Haydar’ adı uygun görüldü.” Sonrasını ise şöyle dillendirir Burhan Arpad:

“Fakat sonra Beyazıt havuzunun yapılması bitti ve bembeyaz mermerden fıskiyeleri sıcak akşamlarda mis gibi çimen kokuları ile karışık ‘ serinlikler saçmaya başladı. Havuzu çevreleyen kanepelere oturan insanlar birer sigara tellendirip yorgunluk çıkardı. İstanbul insanlarının hikayecisi Sait Faik Abasıyanık’ın kişileri bile, Beyazıt havuzu çevresindeki kanepelere yan gelip türlü hayaller kurdular. Beyazıt havuzunun fıskiyeleri bayram ve şenlik geceleri renk renk akıp dar gelirli on binlerce İstanbullunun bunaltıcı dünyasına birer damla da olsa yaşama gücü serpti. Otuz iki yıldır hiç kararmadan bembeyaz duran fıskiyeler, şimdi toz toprak içinde yerlerde sürünüyor. İstanbul’un her yönden her zaman kopan esintileri ile sık sık ürperen tertemiz sular . bataklık oldu. Beyazıt camisinin minareleri ve üniversite dış kapısının süslü görünüşü ile bağdaşıp çeyrek yüzyıl gönül ve göz okşayan çimenler, sardunyalar ve ortancalar, ayaklar altında.”

Hürriyet Meydanı

Meydan bir kez da­ha estetik ameliyat ge­çirmiş, bu arada adı da değiştirilerek ‘Hürriyet Meydanı’ olmuştu… Ancak bu isim halk arasında yaygınlık kazanmadı; ihtilal günlerinin heyecanı geç­tikten sonra yine eski isme dö­nüldü. Ama her dönem, Beya­zıt Meydanı farklı öyküler ya­şadı.

Taç Kapı, Üniversite genç­lerinin sınav heyecanlarından kaynaklanan elektriklenmele­rin yüküyle yaşlanırken mey­dandaki her köşe, bir başka miting ya da gösterinin izleri­ni sırtlanmış gibidir. Yıllar boyu bu meydanı doldurmuş İstanbulluların, üniversite gençlerinin ‘Hatay bizim canı­mız / Feda olsun kanımız’, ‘Ya Taksim / Ya Ölüm’, ‘Olur mu böyle olur mu / Kardeş karde­şi vurur mu?’ nidaları, çevre­deki ağaçların dallarında, Taç Kapı’da, Bayezid Camii’nin kubbelerinde donup kalmıştır adeta.

Patrona Halil Ayaklanması‘nın ilk adımı burada atıldı; 31 Martçılar, Mahmud Şevket Paşa’yı vuranlar burada asıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra ise meydan, gençlik hareketlerinin ve halkın sık sık boy gösterdiği bir miting alanına dönüştü.

Patrona Halil: Osmanlı İmparatorluğunda bir barış dönemi olan Lale Devri’ne son veren Patrana Halil Ayaklanması’nın ilk tohumları bu meydanda atıldı. 28 Eylü 1730 günü meydanda toplanan Patrona Halil ve arkadaşlarının ihtilal girişimi burada başlamış, daha sonra alevlenerek şehre yayılmıştı.

Yıkılış: Sultan Abdülaziz döneminde, o zamanki adı ‘kaime’ olan kağıt paralar, karşılığı bulunmadığından ve halk arasında alım gücü şüpheyle karşılandığından, altın karşısında sürekli değer kaybetmiş, daha sonra geçmez hale gelmişti. Tarihçi Cevdet Paşa’nin “Sokaklarda ekmek kapışmak gibi ihtilal alametleri belirdi’ sözleriyle anlattığı olay üzerine, hükümet İngiltere’den 8 milyon sterlin borç aldı ve bu parayla piyasadaki bütün kaimeler, değeri ödenerek toplandı. Toplanan değersiz paralar ise 13 Temmuz 1862–12 Eylül 1862 tarihleri arasında, Beyazıt Meydanı’nda halkın gözleri önünde yakılarak imha edildi.

Beyazıt Meydanı’nda asılanlardan biri de Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi Binbaşı Çerkeş Hasan’dı.

İdam Sehpaları: Osmanlı İmparatorluğu döneminde idam cezasına çarptırılan kimi siyasi suçluların cezası ‘İbret’ olması gerekçesiyle, açık alanda ve halkın gözleri önünde yapılmaktaydı. İdam hükümlerinin yerine getirildiği bölgelerden biri de Beyazıt Meydanı’ydı. Üstelik burada önceleri idam sehpası kurulmaz, mevcut ağaçlardan yararlanılırdı. İstanbul’u kan ve ateşe boğan 31 Mart Ayaklanması faillerinin bir bölümünün yaşamı burada son buldu. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’ya suikast düzenleyerek öldüren kişiler de yine burada asıldı.

Miting Alanı: Cumhuriyetin ilanı ve bu bölgenin düzenlenmesinden sonra Beyazıt Meydanı bu kez ulusal bayramlarda geçit törenlerinin ve çeşitli konularda mitinglerin yapıldığı, toplumun kalbinin attığı bir yer haline dönüştü. Cumhuriyet’in ilanından sonra Beyazıt Meydanı’nda görülen ilk büyük toplumsal olay, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikastı’nı lanetlemek için, 20 Haziran 1926’da yapılan gençlik mitingidir. Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınmasından sonra 7 Aralık 1934 günü meydan bir başka mitinge sahne oldu. ‘Ata’ya Teşekkür’ mitingine binlerce kadın katıldı. Türk gençliğinin ve halkın toplumsal davalarda sesini duyurduğu mitingler daha sonraki yıllarda da sürdü. 1936-1939 arasında, çeşitli tarihlerde yapılan ‘Hatay’ mitinglerini, 1945 yılında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak talebi üzerine bu ülkeyi protesto amacıyla yapılan gösteriler izledi.

28 Nisan Gösterileri: 28 Nisan 1960 günü, Demokrat Parti hükümetini protesto amacıyla yapılan gösteriler sırasında (büyük fotoğraf), meydanda ilk kan döküldü… Güvenlik güçleri göz yaşartıcı bomba ve silah kullanırken, öğrenciler ‘Kahrolsun diktatörler’ ve ‘Menderes istifa’ sloganlarını atarak güvenlik güçlerine taşlarla karşılık verdiler (küçük fotoğraf). Bu arada, üniversite yönetimi güvenlik güçlerinin üniversiteye izin almadan girmesine büyük tepki gösterdi. Güvenlik güçlerinin üniversiteden ayrılmasını isteyen rektör Sıddık Sami Onar tartaklanarak Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Kısa sürede Beyazıt Meydanı’na yayılan çatışmalar sırasında kurşunlanan Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz yaşamını yitirdi.

Yıl 1989:  Meydanda, ilk molotof kokteylli bir öğrenci gösterisi.

Yorum Gönder

yorumlar

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir